BİR KARA SEVDA: DEPRESYON


1 dakika okundu
03 Feb
03Feb
“Sanat tarihinin en ünlü gravürü, depresyon ya da o zamanki adıyla Melankoli üzerinedir.”


Günümüzde artık hepimizin diline yerleşmiş olan depresyon; duygularımıza, davranışlarımıza, düşüncelerimize etki eden bir durumdur. Çökkün bir ruh hali olarak karşımıza çıkan depresyonda kişi heyecanını yani motivasyonunu yitirir. Bu da önceden keyif aldığı şeyler de dahil her şeye karşı ilgisini yitirmesine ve zevk alamamasına neden olur. Bu duruma eşlik eden duygular genelde hüzün, umutsuzluk, karamsarlıktır.  

Neden böyle bir ruh hali yaşarız?  Ayrılıklar, kayıplar gibi yaşam olayları karşısında her birimizde farklı şekillerde baş etme zorlukları ve çaresizlik duyguları yaşanabilir. Her şeyi yani hayatı anlamsızlaştıran bu hüznün gücü nereden gelmektedir ve nasıl bir güç insanı bu kadar etkisiz hale getirmektedir? Genelde depresif durumumuzla taze olan bir acı deneyimimizi eşleştiririz. Bir yakınımızın kaybı, iflas, hastalık vs. Bu yaşananlar birdenbire bizleri altüst eder ve her şey değişir. Hatta kimi zaman yaşamaya devam edecek gücümüz kalmadığını bile hissederiz. Yaşayan bir ölü gibi donuklaşırız. Diğerleri ve onların mutlulukları anlamsızlaşır ve anlamsızlık artıkça her şeyin saçma gelmeye başladığı kibirli bir hal içinde yaşadığımız da olur. Aslında bir yandan da acı deneyimin bedeli çok ağır ödenmektedir.

Ruhumuz bu kadar mı kırılgan, dayanıksız ya da yıkıma meyillidir? Tam da bu noktada psikanalitik kuramın bakış açısına ihtiyaç vardır. Çünkü güncel olan geçmişte olan neyse onunla etkileşimdedir. Psikanalitik kuram depresyonu, kaybedilen nesneye karşı duyulan saldırgan enerjinin, kaybedilen nesneyle kurulan özdeşim sonucu kendisine yöneltmesi olarak tarif eder. Buradan hareketle ne zaman bir kayıp söz konusu olsa henüz taze olan acıyı, üzüntüyü taşımaya çalışan, hassaslaşan benliğimizde ilk vazgeçilmez olan kaybın izlerinin belirginleştiğini söyleyebiliriz.  Yani bir zamanlar birine ölesiye bağlıydık ya da yaşamamız ona bağlıydı. Onun kaybı varlığımızın kaybıydı ancak var olabilmemiz de onu kaybetmekten geçiyordu. Bizim zorunlu olduğumuz bu durum kendimizi var edebilmemizin ön koşuludur. İster kabul edelim ister etmeyelim var olmamız “annemizi öldürmekten” geçer. Yazarken ya da okurken bile  “annemizi öldürmek” fikrini düşünmüş veya istemiş olma ihtimalimiz bizi yeterince rahatsız eder. Ayrışmanın gerçekleşmesi için şart olan, annemize karşı duyduğumuz saldırgan dürtü uygun şekilde yolunu bulamadığında kendimize yönelir. İşte o zaman başlar kara sevda denen illet. Annesel olan içe yansıtılmıştır ve anneyi korumak için aslında onun bu kötülüğü yapan olduğunu bilmemize rağmen kendi benliğimizi depresyona feda ederiz. Yani başka bir deyişle bizi sevmeyen, sevmemenin ötesinde, düşmanca bir yatırımla bize bağlı olan birini, kendimizden çok sevmeye mahkum olmuşuzdur.

Başlangıçta bir nesneye bağlı bir buyruk gibi hareket eden şey “sen öl” , zaman içinde,  yaşam dürtümüzün yerini alan bizden bağımsız bir enerji gibi hareket etmeye başlar. Bu yüzden terapide iç nesneyi canlandırmanın hep olumlu, iyileştirici bir etkisi vardır. Bu sayede; her şeyin üzerine gölge gibi düşen, ele avuca gelmeyen bir şeyin, sınırları belli, bizde temsili olan bir nesnenin, yüzleşilebilir, başa çıkılabilir bir buyruğa dönüşmesini sağlarız. Bu buyruğun kurbanı değil eşlik edeni, yüzleşeni olmak iradenin ortaya konmasını sağlar. Çünkü kendini dönüştürmenin adımı atılabilmiştir. Hayat size umduğunuzu vermemiştir ve ne terapi ne de başka bir şey bu gerçeği değiştiremez. Depresyondaki kişi umduğunu bulamamanın yasını tutamamış kişidir. Yas tutmak olgunluk göstergesidir. Varlığından yorulan kişi terapi sayesinde, sadece onunla tanışıp kurduğu ilişkiyi değiştirmekle kalmaz çözüm kapasitesini de artırır ve büyümeye başlar.


Elvan Şafak

Yorumlar
* Bu e-posta internet sitesinde yayınlanmayacaktır.